Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


Cooking History

Süngüyle kesilen ekmekler

‘Belgesel sinema estetiği’nin ne kadar derin ve zengin bir anlatım kaynağı olabileceğini gösteren Cooking History (Aşçılık Tarihi), toplam 11 yemek tarifi üzerinden müthiş bir anti-militarist söylem sunuyor.

Uğur Kutay

 

“Fakir bir Romen köyündeydik. Bir gün sahra mutfağında çalışırken köylülerden yaşlı bir adam geldi. Çok yaşlı, kambur ve çelimsiz bir adamdı. Kızı için birazcık şeker istedi. Kızı çok hastaymış ve bu da son isteğiymiş. Tüm istediği birazcık şekermiş. Reddettim. Yerel halkla ilişki kurmamız yasaktı. Emirlere uymak gerekiyordu, itaatsizlik değil. Aksi takdirde hücre cezasına çarptırılırdınız. Ya da daha kötüsü. Kızın cenazesine birçok insan katıldı ve sonra hepsi kızın evinde toplandılar. Ev bizim mutfaktan 15 metre kadar uzaktaydı. Tüm köylüler dikilmiş bana bakıyorlardı. Küçümseme. Bana karşı hissettikleri şey buydu, beni küçük görüyorlardı.”

Cooking HistorySahra tuvaletini biliyordum da, ‘sahra mutfağı’ diye bir şey olabileceği hiç aklıma gelmemişti doğrusu… Oysa çok doğal tabii; nasıl uzun süre için araziye çıkmış askeri birliklerin tuvalet ihtiyacını gidermeye yönelik bir seyyar tuvalet sistemi varsa, yiyecek ihtiyacının konserve dışı yollarla karşılanması gerektiğinde kullanılacak bir seyyar mutfak sistemi de olacaktır. Yine de, yukarıdaki Alman askerinin anısını alıntıladığım muhteşem Peter Kerekes belgeseli Cooking History (Aşçılık Tarihi) olmasaydı böyle bir şeyin varolabileceğini düşünemezdim. Bir helikopterle oradan oraya taşınan bir sahra mutfağı görüntüsüyle başlayan ve kolay bulunmadığı için çok değerli olan ‘belgesel sinema estetiği’nin ne kadar derin ve zengin bir anlatım kaynağı olabileceğini gösteren bu film, toplam 11 yemek tarifi üzerinden müthiş bir anti-militarist söylem sunuyor.

İlk yemek tarifini -şaşlik- ‘94’te Çeçenistan’daki birliklerde görev yapmış bir Rus aşçıdan alıyoruz. İkinci ve üçüncü tarifler ekmek yapımını içeriyor; Leningrad kuşatmasına katılan bir Alman aşçısından ve aynı kuşatma sırasında Rus askerlerine ekmek yapan bir kadından, günlük ekmek hakkının 100 gram (iki ince dilim) olduğu korkunç günleri dinliyoruz. Dördüncü tarifi SS subaylarından intikam almak için toplama kampının fırınında çalışmaya başlayan bir Yahudi savaş esiri veriyor: Zehirli ekmek. O gün arkadaşlarıyla birlikte yaptığı ekmeklerle 300 kişiyi öldürüyorlar. Beşinci tarif yine yaşlı Rus kadından geliyor: 11 milyon ölü Rus askeri için gözleme. Altıncı tarif, 1956’da Macaristan’ı işgal eden Rusların sosisi çok sevdiğini söyleyen bir Macar aşçıya ait: 120 bin işgalci Rus askeri için Macar sosisi. Yedinci tarif olan ‘şarapla pişmiş horoz’da (coq au vin) iki kişiyi görüyoruz. Biri 1956’da orduya alınan ama vicdani redci olduğu için askerliğini hep cezaevlerinde ve sonra da mutfaklarda geçiren bir adam, diğeriyse 1958’de Fransız ordusu bünyesinde Cezayir’de bulunmuş bir Fransız aşçısı. Sekizinci tarifin sahibi, 1968 Ağustosu’nda Prag’ı işgal eden Sovyet ordusundaki kadın aşçılardan biri ve tarifi de mantar turşusu; 500 bin işgalci Sovyet askeri için mantar turşusu. Kadın bize, Praglı direnişçilerin dağıttıkları bildirilerdeki bir cümle eşliğinde nasıl turşu yaptığını anlatıyor: “Uyan Lenin! Brejnev çıldırdı!” Dokuzuncu ve onuncu tarifler Yugoslavya’nın parçalandığı dönemden geliyor: 80 bin Hırvat askeri için kızarmış dana ve 74 bin Sırp askeri için biberli domuz güveci tarifi. Son tarifi, yani ‘boğularak ölmüş 19 arkadaş için şnitzel’ tarifini, askeri denizaltılarda görev yapmış bir aşçıdan alıyoruz.

Bu acayip derecede güçlü filmin anlatmak istediği her şey, çok katı bir Sırp düşmanı olan Hırvat askerin söylediklerinde özetleniyor aslında: “Elimizde ‘Yugoslav Ordusu Mutfağı İçin Yemek Tarifleri’ adlı kitap vardı. Fakat her şey Sırpça’ydı, benim dilimde değil. Benim dilim Hırvatça. Mesela, Sırpça’da ‘fırın ciğer’ diyorlar, oysa biz ‘fırında ciğer’ deriz. Onlar “sote yeşil fasulye’ diyorlar, bizse ‘sotelenmiş yeşil fasulye’ diyoruz.”

İşte kısa dünya tarihi: Çok pişmiş ve çok kanlı

Romen köyündeki olayı anlatan Alman aşçı, ellerine bir yemek kitabı verildiğini ama kendisi de dahil çoğu aşçının o tariflere uymadığını söyleyince, kameranın arkasındaki belgeselcinin sesini duyuyoruz: “Tarif ile emir aynı şey değil mi?” Yani demek istiyor ki, “Yemek tariflerine uymuyordunuz da savaş emirlerine niçin uyuyordunuz?!” Sorunun cevabı, bizimki gibi zorunlu askerliğin olduğu ülkelerde epey açık galiba: Emir-komuta zinciriyle bağlanmış askeri kitle psikolojisi. Özellikle darbe zamanlarında üniformalı insanların üniformasızlara o kadar kötü davranmasını, o gencecik askerlerin komutanlarının bir tek emriyle Diyarbakır Cezaevi’ni cehenneme çevirecek ya da dipçikleriyle İlhan Erdost’un ölümüne yol açacak zulüm makinelerine dönüşebilmelerini başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki? Tüm bir savaş makinesini anlamanın yolu da bu feci psikopatolojik yapıyı anlamaktan geçiyor aslında.

Filmin finalinde sahra mutfağını taşıyan helikopteri yine görüyoruz, bir başka coğrafyaya doğru uçuyor. O coğrafyanın ‘şimdilik’ neresi olduğunu tahmin etmek güç değil tabii; Nobel Barış Ödüllü savaşçı, İran için yeni tarifler hazırlıyor.

Helikopterin sesini duyuyor musunuz? Şimdiden küçümseyerek bakmaya başlayabilirsiniz.

 

(Bu yazı daha önce Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.)

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgarda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

‘Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar